<B>Devrimci Siteler</B>
   
 
  İşkence

 


İşkence MUSTAFA KEMAL ERDEMOL

Üzerinden yıllar geçtiği için ayrıntılarını anımsamam zor. Jean Paul Sartre’ın Bulantı adlı kitabında yer alan bir öyküsünde rastlamıştım, yanılmıyorsam. Sorgulandığı odada, yanından tek tek götürülen arkadaşlarının ölümlerine tanık olan öykü kahramanı bir süre sonra öyle bir ruh haline bürünür ki, bir yerde şunları söyler: “İnsanların ölümsüz olduğu duygusunu artık yitirdim”.

İnsanların ölümsüz olmadığını elbette o da biliyordu bilmesine ama bunu ancak ölüm çok yakınına geldiğinde kavrayabilmiştir. Öykü kahramanı, aslında insanın “ölümsüz” değil “ölümlü” olduğuna inanıyordu hepimiz gibi. Sorgu odasında yaşadıkları, bu inancının onaylanmasıdır.  

Bu tür inanç “yitirişleri”ni sadece öykü kahramanları yaşıyor değiller. Benim de her nedense, insan bedeninin kutsal kabul edildiği, bu nedenle ona zarar verici dokunuşların olamayacağı türünden bir inancım vardı bir zamanlar. Nasıl inanmışsam? Poliste işkence gördüğümde, sorgu odalarına gitmeme yol açan siyasal inançlarımı değil ama insanın insana zarar vermeyeceğine olan bu saf inancımı yitiriverdim. Türkiye’nin “en güzel yetimi” Hrant Dink de öldürülmeden önce “bu ülkede güvercinleri vurmazlar” diye yazmamış mıydı? Onun bu saf inancının yanlış çıktığını anlayacak şansı bile olmadı. O gün bugündür, insan bedeninin, kimilerinin kalbinde ya da vicdanında hiç bir “kıymeti harbiyesi” olmadığına inanırım. 

Sadece ben ya da Sartre’ın öykü kahramanı yaşamadık bu tür bir inanç kaybını. Ülke olarak hepimizin bir inanç kaybı var. Çaresize dokunulmayacağına, elleri ayakları bağlı birine vurulmayacağına, kavganın eşit şartlarda yapılması gerektiğine olan inancımızı yitireli çok uzun zaman oluyor. 

12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde insanın hiç de değerli olmadığını yaşayarak gördük bizler. Darbeci paşa, “asmayıp da besleyelim mi?” diyerek intikamcı duyguların, hiç bir insani duyguyla açıklanamaz bir  ruh haline ait  olduğunu kanıtlamıştı hepimize. Erdal Eren’in, idam edilebilsin diye yaşının darbecilerce on dokuza yükseltilmesi bundandı. İnsan değerli değildir çünkü.

Engin Ceber’in işkenceden ölümü bu nedenle çok da şaşırtıcı olmadı. Çünkü toplum olarak da, “Türkiye’de işkence olmaz” inancına sahip değiliz artık  Hatta öyle ki, dergi sattığı için tutuklanan, suçlu da olsa devlet korumasında olması gereken gencecik Ceber, gardiyanların, herhalde büyük bir zevkle attıkları tekmelerden, tokatlardan ötürü öldüğünde, dayağa dayanamayıp öldüğü için suçlu bile ilan edilebilir. 

Türkiye budur. Dergi satmayı neredeyse vatan satmakla eş tutan bir devlet anlayışının yarattığı toplum budur. 

İktidarlar güçlerini, en kolay şekilde insan bedenleri üzerinde gösteriyorlar. İktidar, kim ne derse desin, insana egemen olmaktır çünkü. Onun onurunu kırmak, bedenini tümüyle ele geçirip her türlü tasarrufu yapmak, iktidarı tüm anlamıyla bir bedene dayatmak devlet politikasıdır.

İvan İlliç, Okulsuz Toplum adlı kitabında, doktorların, hemşirelerin, çöpçülerin, zabıtaların giydiği üniformaların birer iktidar aksesuvarı olduğunu söyler. Belki aşırı, giderek zorlama bir yorumdur bu ama otoritenin kendisini böyle hissettirdiği de doğrudur. İtaat kültürünün sağlanması üniformaya bazı ayrıcalıklar verilmesiyle mümkün. Bu ayrıcalıkların sınırı çizilmediği ya da esnek çizildiği için, üniformalı gardiyanlar, mahkemeye çıkarılıp muhtemelen serbest bırakılacak olan Engin Ceber’in hayatına kıyabildiler. İktidarın karar mekanizmasında olmadıkları halde, küçük de olsa var olan sorumluluklarından aldıkları yetkiyle yaptılar bunu. 

İktidarlar varlıklarını işte bu önemli olmayan sorumlular eliyle sürdürürler. Bir seyyar satıcı için iktidar sürekli kendisini kovalayan zabıtadır. Mahkum için ise gardiyan. 

Neden?

Zabıtaya da, gardiyana da küçük sorumluluklarını iktidar sahibiymiş gibi kullanmaları öğretilmiştir de ondan.

Yani gencecik Engin Ceber, “sorumlulukları” küçük, ama iktidarları “büyük” resmi görevlilerce öldürüldü. 

Yaşasaydı, gardiyanların iktidar sahibi olmadıkları inancını yitirmiş olacaktı o da.

Sartre’ın öykü kahramanı gibi.
 
 
Marx’ın Hakkı AYDEMİR GÜLER

Konu dışı bir notla başlıyorum. Bir keresinde daha kısa süre öncesine kadar Cumhuriyet’te yazan bir gazeteci hakkında, tam da eski çalışma arkadaşları yaka paça toplanırken, kalkıp “Ergenekon’un sonuna kadar gitmesi”nden dem vurmanın etik olmadığını söylemiştim. Türkiye solunda, artık Merdan Yanardağ da içeri alınmışken “sonuna kadar” saçmalığını tekrarlayanın sadece siyasi aklından değil ahlakından da kuşku duyulur!

Ergenekon kontrgerillayı konu alan bir hukuk süreci değil, ABD-Gülen-AKP üçgeninin siyasi ve ideolojik bir operasyonudur dedik durduk. Bu tezin bir kez daha kanıtlanmasına vesile olan Merdan’a geçmiş olsun…

Konumuz ise kitapları çok sattığı ve krizi ne kadar da iyi öngördüğü konusunda yaygın “geyiklere” malzeme olan Marx’la ilgili. Her elini attığı şeyi inanılmaz bir hızla çürüten düzenin şimdi Marx’a uzanmasından keyif ve tatmin duymak yersiz olur.

Endişelenip kaçalım demiyorum. Tam tersine. Marx’ın haklı çıktığını düşünen burjuvalar mı var etrafta? Öyle yarım yamalak hak vermek olmaz, diyeceğiz. Marx’ın yalnızca kapitalizmin kriz mekanizmalarını iyi analiz ettiği için ve ölümünden bunca zaman sonra öngörüleri hâlâ tutuyor diye yâd edilmesi yetmez. Marx’ın analiz ve öngörüsünü benzersiz kılan sisteminin başka boyutları da vardır ve “hakkımız” teslim edilecekse, o boyutlara da sıra gelecektir.

Zaten Marx’ın öğrencileri, hocalarının, holding profları, borsa uzmanları ve medya şarlatanları tarafından doğrulanmasına gerek bırakmamış bulunuyorlar. Dünyada da bizde de, Marksistler yıllardır “bu balon patlar” diyorlardı. Geriye dönük basit bir gözden geçirme, Marksizmin krizin zamanlamasına varana kadar haklı çıktığını gösteriyor. Her boydan burjuva yorumcu ise şaka kabilinden fikir kırıntılarıyla oynamaya devam ediyor. Bir kurtarma paketi açılınca yarım günlüğüne bayram eden borsalar kadar aklı var burjuva “bilimi”nin!

Ama daha fazlası nasıl olsun ki? Neredeyse 40 yıldır liberalizmi, sınırsız piyasacılığı baş tacı eden, ekonominin ve toplumun planlanamayacağından kamu sektörünün verimsizliğine, “her şeyi devletten beklememek” türü atasözü icatlarına kadar saçmaladıkça saçmalayan bir sınıfın düşünürlerinde akıl mı kalır! Doların yükselişine “dalgalı kur” diyebilen bir başbakana, bütün dış pazarlar daralırken “devalüasyonun ihracatı destekleyeceğini” anlatan yetkililere şaşmamak gerek!

İşin özeti liberal ezber büyük bir kayaya toslamış bulunuyor. Herkesin egemen bir ulusal devlet sandığı İzlanda’nın sadece bir finans kuruluşu olduğu görüldükten sonra, piyasa entegrasyonu temelli ve küreselleşme soslu uluslararası işbölümü safsatasını tekrar etmek mümkün görünmüyor. 1990’ların başında “verimsiz merkezi planlama”dan kurtuluşunu kutlayan eski sosyalist ülkelerin iflasa doğru gittikleri bir dünyada, piyasacılık gemisi su almadan yüzebilir mi? Bu tarihsel çuvallamadan sonra burjuva ideolojisinin bir şey olmamış gibi yola devam etmesi mümkün olmayacaktır.

“Bizim” bu denli haklı olduğumuz ve burjuva dünyasının bu ölçüde şapa oturduğu koşullarda Kapital’in “çok satması” yetmez.

Çünkü Marx’a göre sermaye ile yığın yığın para arasında çok temel bir fark vardır. Sermaye dediğiniz şey, bir toplumsal ilişki biçimidir. Toplumsal ilişki olarak sermayenin, doğasından ayrılamayacak davranış kalıpları vardır. Sermaye düzeni herhangi bir hata, eksiklik, cahillik, kaza nedeniyle değil, tam da ve yalnızca “sermaye düzeni” olduğu için kriz üretir. Geri dönmeyecek kredileri verdikçe veren banka ve finans sektörü salak değil, kapitalist olduğu için öyle davranmıştır. Kapitalizm bir tarihsel salaklıktır, o başka…

Kapitalizm krizini atlatır, ama her defasında bir yenisine yelken açmak üzere… Buradan çıkan sonuç son derece yalındır. Açlık, işsizlik, yoksulluk, gericilik ve savaş nedeni olan krizlere karşı kesin önlem, sermaye düzenine son vermektir.

Üretim araçlarının özel mülkiyeti yerine toplumsal mülkiyet. Özel mülkiyetin piyasa anarşisi yerine toplumsal mülkiyetin merkezi planlaması.

Marx’a öyle kuru kuru, bir köşesinden hak vermek olmaz. Madem başladık, hakkımızın tamamını alacağız!

Bunun bir inatlaşma konusu olduğu sanılmasın. Ayrıca hakkımızı kitap üstünde veya masa başında alacağımızı da kimse düşünmesin. Toplumsal mülkiyet ve merkezi planlama demek, burjuvazi yerine işçi sınıfı demektir. Yok sayılan işçi sınıfı, öldü denen sol, burjuva ideolojisinin dağıldığı kriz konjonktüründe alanını genişletmek için hamle yapmayacak da, ne zaman yapacak?

Sosyalizm ve işçi sınıfı itibarını geri kazanmalıdır. Marx’ın hakkı budur.
 
Bugün 17 ziyaretçi
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol